|
Yaygın düşüncenin aksine ne ailede ne de okulda araştırmaya,
okumaya ve üretmeye yönlendirilmiyoruz. Kısaca hatırlayacak
olursak; "senin aklın ermez denileni yap, icat çıkarma,
dersin hatta okulun düzenini bozuyorsun" kapsamında ifadeleri
hep duymuşuzdur. Öğrenciyken nedense hep büyükler bilir, biz
bilemeyiz, fikrimizin olması teşvik edilir ama istenilen cevap
duyulmayınca azar işitiriz. Dolayısıyla evde ve eğitim hayatımızda
pasif, silik yetişir çoğumuz. Grubun (sürünün) parçası olmak
öğretilir, birey olmanın ve hata yapmanın önemi çoğunlukla
ıskalanır. Oysa ancak deneyerek deneyim kazanabiliriz. Örnek
aldığımız başarılı aile büyümüz yada öğretmenimiz neredeyse
yoktur. Nostalji kapsamındaki ilkokul öğretmeniz hariç. Başarıyı
sadece çok çalışmakla elde edeceğimizi düşünürüz. Bu nedenle
başarılı olmayı kafasına takmış ama nasıl yapacağını bilemeyen
insanlar olarak yetişiriz. Denemelerimiz doğal olarak çeşit
nedenlerden dolayı başarısız olunca önce çevremizi ve şartları
suçlarız, sonra küfür ile rahatlarız. Nedense kendimizi geliştirmek
bir yana eleştirmek dahi pek aklımıza gelmez. Bırakın çalışmayı,
nasıl çalışacağını dahi bilmeyen ama bir yolunu (kopya, sistem,
çevre, rüşvet, suçlama, af) bularak hem sınıfları geçen, hem
de üniversite öncesi 6-7 yıl İngilizce dersi görmesine rağmen
konuya özgü bilgi dağarcığı "I love you. Dis is e buk,
yes its e pensıl" düzeyinde olan öğrenciler dahi en iyi
üniversitelerde okumak isterler. Salt sistemi suçlamak ise
kolaycılıktır. Kimse kendinde yapmadıklarından dolayı suç
aramaz yetiştirilme tarzımız gereği.
Başarmak hep istenir ama kimse zorlanmaya gelmez, kolayca
olsun, elde edilsin istenir her şey. İşin kolayına kaçmak,
adamını bulma ile çözüm üretmek varken çalışmak niye? düşüncesi
çoğu kişide vardır. Haklıdırlar da çünkü; özellikle 1980 sonrası
hem türedi zenginler, işini bilen siyasetçiler ve işadamları
o kadar çoğalmıştır ki, "devletin malı deniz yemeyen
domuz" demek, köşe dönmeye odaklı yaşama sıradan hale
gelmiştir. Öte yandan gelir uçurumu gittikçe açılmaktadır.
Okulunu bir şekilde bitirmiş binlerce kişi işsizlik nedeniyle
asgari ücrete dahi razı olmakta ama iş bulamamaktadır. Yoksulluk
ve açlık sınırı diye ifade edilen rakamlar çalışan birçok
kesim için dahi hayal maaş gibidir. Bu ise hayali gelişmişlik
(hamaset edebiyatı), hayali ihracat ve hayali başarılarla
öğünme ile ilgilidir. Öte yandan sosyal ve iş güvencesinin
olmaması, yarın ne olacağı şüphesi güvensizliği beraberinde
getirmektedir. İş dünyasında ise; "yönetim konusunda
genelde merkeziyetçi, gelişmeye ve dünyaya kapalı, emir komuta
zinciri ile yönetilmeye çalışılan şirketlerimizin çokluğunun
yanında yönetimlerin ya krizleri örtbas etmeleri veya farkına
dahi varmamalarından dolayı yönetimsel krizleri pek tanımıyoruz."
Doğal afetlerle ilgili riskleri yönetmeye Japonlar gibi sistem
geliştirmek yerine kaderciliğe yöneliyorsak. Kriz denilince
irkiliyorsak, kriz yönetiminden haberdar değilsek, dahası
sadece ekonomik krizi sözüm ona bilme, bastırma (erteleme,
derinleştirme) hatasını yapmakla meşgul isek sizce de sorun
yok mu? AR-GE için kaynak dahi ayırmıyorsak, teknolojiyi bırakın
olması gerektiği düzeyde üretmeyi kullanmada dahi kolaycılığa
kopyacılığa kaçıyorsak. Nasıl özgün üretimden söz edebiliriz?
Paradigmalarımızı değiştirme zamanı gelmedi mi? Yoksa değişim
yine başka bahara mı kalacak? Bu kez kimi kurtarıcı olarak
bekliyoruz? Peki kimi suçlayacağız? Dürüst olmakta yarar var:
Eğer suçlu listesinde adımızın olduğundan haberdar değilsek,
bir şey yapmıyorsak ne Bekir Coşkun beyin yazılarının ne de
bunun gibi konuya dikkat çekmeye çalışan köşe yazılarının
hiçbir etkisi olmayacaktır. Bu yazı suçlama veya salt eleştiri
niteliğinde değil toplumsal ve yönetimsel görünüm analizi
ve kriz öğeleri üzerine kurgulu, dahası krizlerin bireysel
boyutu yanında toplumsal yapının ve bakış açısının krizlere
neden olma veya çözüm üret(e)meme ile ilgisine odaklıdır.
Ayrıca konu kapsamında yazı içeriği 2001 yılından bu yana
yazdığım yazılarımla ilişkiseldir. Kısaca değişen pek bir
şey yoktur. Krizleri yaşayan toplumlara, ülkelere ve firmalara
dışardan baktığımız zaman benzer yapıları daha ayırt edici
bir şekilde görmekteyiz.
Bu krizlerden nasıl kurtaracağız? diyenlere bir hatırlatma;
"Kurtarıcılara, sözüm ona kriz doktorlarına, light danışmanlara,
Guru'lara güvenip her şeyi onlardan beklemeyin. Reçeteler
ne kadar detaylı, mükemmel olursa olsun eğer uygulamada hata
yaparsanız, ümidinizi yitirirseniz, başarılı olamazsınız,
bir şey yapmadan da kimseyi suçlamayın. Ya krizlerin sonuçlarına
katlanın veya mücadeleyi seçin, başarmaya odaklanın ve inanın
(çünkü inanmak başarının yarısıdır). Krizlere karşı mücadeleyi
toplum olarak ancak kurtuluş savaşındaki kararlılıkla yaparsak
kazanırız. Krizlerden kurtarmak için çok çalışmamız, mücadele
etmemiz gerekiyor, zorluklar bizi yıldırmamalı, şartlar ne
kadar ağır, ne kadar zor olursa olsun başarmaya odaklanmayız.
M. Kemal Atatürk'ün "muhtaç olduğun kudret damarlarındaki
asil kanda mevcuttur" deyişini hatırlayalım.
Konuyu isterseniz 5N1K kelimeleri ile "Kim, Ne, Nerede,
Nasıl, Niçin/Neden, Ne zaman" sorgulayabilirsiniz. Ben
diye başlayarak vereceğiniz cevaplar başarıyı tanımlayacaktır.
Abdullah Bozgeyik
|